nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Nostalji #4

Küçük İbo
Başlı başına nostalji kendisi, altına pek bir şey yazmaya gerek yok ki zaten kendisiyle ilgili yazcak pek bir şeyler de hatırlamıyorum. Bi hatırlatayım dedim. Şimdi nerde ne yapıyor acaba? Bir de Küçük Onur vardı ama o pek küçük değildi, adı küçüktü sadece.

13 Ağustos 2010 Cuma

Nostalji #3

Yeni Alınan Ayakkabı

Mağaza mağaza dolaşıp sonunda alınan yeni ve duruma göre pahalı bir ayakkabının ardından babalarımız genelde "bizim zamanımızda babamız alırdı ayakkabımızı, bizim haberimiz bile olmazdı, mutlu olur giyerdik, hatta baş ucumuza koyardık geceleri" derdi. Ya da şöyle söyliyeyim sizinki der miydi bilmem ama benimki derdi. Şimdi yazacağım yazı da bizim zamanımızın yeni alınan ayakkabı anılarıdır. Tahminim o ki bizim çocuklarımız da bunları duyacak bizden.

Geçen gün yeni bir ayakkabı siparişi verince aklımda canlanıverdi birden anılar. Nedendir bilinmez yeni alınan ayakkabı dışarıya bir süre giyilmezdi. Evin içinde giyilirdi. Önce bi hevesimizi alırdık. Hatırlıyorum da uyumadan uyumaya ayakkabımı çıkardığım olurdu evin içinde. Böyle otururdum, sağdan bakardım, soldan bakardım. Aman Allah'ım ne güzel ayakkabı yahu! Annem derdi çıkar artık şu ayakkabıyı ayağından, hiç umursamazdım bile. Hatta annem evde giymeme izin vermez diye dışarda ayakkabıyı denerken falan çok yürümezdim. Ayakkabının altı kirlenmesin maksat, eheh.

Ayakkabıyı evde giydik bir süre. Hevesimizi aldık. O ayakkabı artık dışarıya açılmaya hazırdır. Ayakkabıyı evin içinde giydik (buraya dikkat, ayakkabı evin içinde giyilecek önce, dışarda değil) ve normal bir şekilde dışarı çıktık. İçimizde garip bir his. Ayakkabı gıcır gıcır yürüyoruz yolda. Bu noktada ayakkabının tabanına bakma ihtiyacı oluşurdu bende. Bi bakardım altı ne kadar kirlenmiş, az mı kirlenmiş çok mu kirlenmiş. Napıcaksam artık altını. Çocukluk işte.

Ayakkabının altının kirlenmesini bile istemeyen bir insan üstünün kirlenmesi durumunda ne yapar? Tabiki de dakika başı temizler. Ben genelde çaktırmadan peçeteyle falan silerdim fakat bazı arkadaşlarım iki parmak (işaret ve orta) yardımıyla yalaya yalaya temizlerdi. Hep garipsemişimdir onları zaten. Önce parmak yalanır, ayakkabı temizlenir buraya kadar sıkıntı yok. Sonra hala ayakkabının kirli olan yerleri görülünce tekrar yalanır o parmak. Ulan bu ne iğrençlik ya bak yine aklıma geldi! Neyse, bu yapılan rutin temizlik de bi süre sürer ta ki o ayakkabının hayırlanışına kadar. Bir grup arkadaş oo hayırlı olsun hehehe der ve güle güle büyük bir zevk içinde o ayakkabıya basar ve sizin içinizde de kıyametler kopar. Ulannn naptın sen diyip üstüne atlayasınız gelir o kişinin fakat tabi yapamazsınız. Eheheh der salakça gülersiniz. Hani çok umrunuzda değilmiş yani.

Ayakkabılardan konu açılmışken, yukarda resimdeki gibi ışıklı ayakkabılar olurdu. Çabucak pilleri biterdi. Piller zayıflayınca taban yere sert bi şekilde vurulurdu ışık yansın diye. Az topuk çürütmedim ben o ışığı yakacağım diye ya. Bir de bu ışıkları apartmanda şov amaçlı kullananlar vardı tabi, mesela ben. Beklerdim apartmanın ışığı sönsün de şu ışıkları bi güzel yakayım diye. Ama o ışık nedense bir türlü sönmezdi. Söndü mü de biri yakıverirdi hemen. Işık sönse de yakayım diye bekliyor gibi. Ayakkabının pili bittiğinde ise tabi o ışık söndü mü karanlıkta kalırsın, ışığı yakan tek bir Allah'ın kulu bile çıkmaz. 

Kural gibiydi bunlar. Hepimiz yaşamışızdır. Siz yaşamadıysanız da ben yaşadım ve sanırım ilerde çocuklarıma ben de bunları anlatacağım. Onlar bizden habersiz internetten falan ayakkabı seçip beğensin istediği kadar. Asla yeni alınan ayakkabının evde ilk giyilmesinin verdiği zevki yaşamayacaklar ve biliyorum ki bu anlattıklarımın onlar için bir anlamı olmayacak. Ama olsun, bunlar da bizim çocukluğumuzdu işte, insan unutabilir mi?

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Nostalji #2


Power Rangers
Ne izlerdik ya. Hatırladığım izlediğim en eski dizidir Power Rangers. Dizi hakkında şu an hatırladığım hiçbir bilgim kesin ve net değil o yüzden. Çünkü daha bacak kadardım bu diziyi izlerken. Okula başlamamıştım. Dizinin 93-96 yılları arasında yayınlandığı ve Türkiye'ye de biraz daha geç gelmiş olacağı düşünülürse ben bu diziyi 5-6 yaşlarında izlemişim. 

Sanırım hafta içi her gün akşam haberlerinden önce yayınlanırdı. Her yayın saati geldiğinde kurulmuş saat gibi TV başında olurdum. Bir dakikası bile kaçmamalıydı bu dizinin. Hatırlıyorum da bi keresinde tam yemek saatine denk gelmişti. O zamanlar her odada televizyon yoktu tabi. Diziyi kaçırdığım için ne biçim ağlamıştım yemek yerken. Hatta öyle bir anı ki o yemek bile aklımda hala. Lahana sarmasıydı, eheh.Yine bir gün gazeteden aldığımız Cosmos 51 ekran TV'yi bağlayacağız diye kaçırmıştım diziyi. O da hala dün gibi aklımda. Bu sefer belki de yeni televizyonun verdiği heyecandandır ağlamamıştım.

Zamanında youtube'da nedense tek bir videosunu bile bulamamıştım. Şimdi tekrar bakınca birkaç video buldum ve hiç sıkılmadan izledim. Belki şimdi Cüneyt Arkın filmleri kadar saçma sahnelerle doluydu fakat olsa yine izler miyim? İzlerim.

Bir keresinde de mesela gazeteler amerikan servisi veriyordu. Power Rangers resimli falan böyle. Babama zorla aldırtmıştım hepsini. Onları kullanırdım her yemekte. Yoksa yiyemezdim. Gözümün önünde olacak yani. Hatta yine bu amerikan servislerinin üzerindeki resimlere bakarak defalarca resmini çizmiştim bunların. Hastasıydım resmen ya. Şimdi o çizdğim resimleri bulabilmek için nelerimi vermezdim ki? Yakın bir zamana kadar saklıyordum ama şimdi yok ortalıklarda. Çocukluğumdu onlar benim yahu.

Diziyle ilgili hatırladığım şeylere gelecek olursak, Tommy vardı. Beyaz ve yeşil ranger idi kendileri. Tam emin olmamakla beraber kırmızı da oydu sanırım. Siyah vardı siyahiydi. Mavi vardı Billy idi sanırım adı. Bilgisayar işleriyle ilgisi vardı sanırım. Kız olarak da pembe ve sarı vardı. Pembe güzel olanıydı ve tabi Tommy ile flört durumundaydı. Kahramanlarımız bellerindeki kemer gibi şeylerle ışınlanabiliyordu. Rita vardı kötü karakter olarak. Bir de lord vardı sanırım. O da feci kötüydü mesela. Yaratıktı diye hatırlıyorum. Ne korkardım. Bulut şeklinde birisi vardı. Ya bizimkilerin başındaydı ya da düşmanın başındaydı orayı net hatırlamıyorum. Daha da yarım hatırladığım birçok şey var fakat nasıl anlatacağımı bilemedim. Her ranger'ın zor durumda kaldıklarında çağırdıkları büyük makine gibi şeyler vardı.

Atari zamanlarında da Power Rangers vardı tabi. İlk atarimi alırken babama yalvarmıştım resmen Power Rangers'lı olsun nolur diye. En sonunda da kutusunda Power Rangers resmi olan bir atari ve içinde Power Rangers oyunu olan bir kaset bulup almıştık. Eve gider gitmez de oynamaya başlamıştım. O kasette 1. sırada Mortal Kombat, 2. sırada Power Rangers vardı. Oyuna sarı ranger ile başlayıp pembe ile devam ediyorduk. Bir şekilde bir yerlere girip direk siyahtan, kırımızdan falan da başlayabiliyorduk. Şimdi hatırladım bak, kırmızının kılıcı, siyahın baltası, sarının tabanca gibi bir şeyi, pembenin de oku ve yayı vardı. Maviyi hatırlayamadım. Oyunda yeşili ve beyazı seçemiyorduk sanırım. Ya da ben becerememiştim.

Aklıma gelenler, ya da şöyle söyleyeyim yazıyı yazarken aklıma gelenler böyle. Dediğim gibi, çocukluğumdu Power Rangers. Ne özlemişim yahu. Keşke şimdi bir kanal verse de izlesek. Ya da her türlü dizinin olduğu forumlarda birisi çıksa "buldum ulan buldum alın indirin" dese de indirsek... En azından bu sefer olayları kavrayabilsek. Sadece kavgayı dövüşü bilinçli bir şekilde izlemesek. Ne güzel olurdu...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Nostalji

Böööööyle mi olacaktı?
Aklıma geldi de, küçükken hep izlerdim. Çarşamba günleri yayınlanırdı. Şimdiki Yaprak Dökümü gibiydi. Kimse 3 dakikadan fazla mutlu kalamazdı. Sürekli birilerinin başına bir şey gelirdi. O dönem gelişme çağında olanj neslin şimdiki bozuk psikolojisinin başlıca sebebidir bu dizi evet. O zaman tabi RTÜK'ün akıllı işaratleri falan yoktu. Biz de izlerdik. Halbuki olsaydı da koysalardı +18'i bak şimdiki nesil pamuk gibi oluyor muydu olmuyor muydu?

Hala hatırladığım birkaç sahne var resmen ya. Mesela bir bölümde Açelya Akkoyun'un kızını kaçırmışlardı. Kız kötü yola düşecekti. Ağladığımı hatırlıyorum. O zaman "kötü yol" nedir bilmememe rağmen hem de. Öyle de insanın içine işlerdi işte dizinin o kasvetli hali. Bir bölümde de mesela Yaşar Alptekin hafızasını kaybetmişti, böyle kocaman kayalıkları olan bir deniz kenarında gözlerini açmıştı Özgül Kavruk da evini açmıştı buna. Ama niyeti kötüydü tabi, yani yine başrol oyuncularımızdan birinin başı dertte, eheh.

Bir de bu dizinin müziği vardı ki unutmak mümkün değil. Bööööyle mi olacaktı, böööyle mi olacaktı, tanrım suçumuz neydi falan diye gidiyordu. Eğer akıl sağılığınız yerinde değilse buradan izleyebilirsiniz.

Son olarak bu dizinin üzerimdeki bir kalıcı etkisi de Açelya Akkoyun, Berna Laçin, Ceyda Düvenci üçlüsünü çok sevmemdir. O zamandan beri de çok severim.

Yeni bir yazı dizisi olması dileğiyle...