öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2010 Çarşamba

Hastalık

Bir kaç gündür bu haldeyim. Yüksek ateş, mide bulantısı ve istifra... Biraz iğrençleşeceğim, farkındayım ama hani derler ya su içsem yarıyor diye(eheh), tam o durumdaydım ki bugün biraz daha iyi hisseder gibi oldum kendimi.

En kötü yanı ise hiçbir şey yapmak istemiyor insanın canı, hastayken. Ne bilgisayarda takılıyorum, ne televizyon izliyorum, ne yemek yiyorum ya da yiyebiliyorum... Yapabildiğim tek ve en güzel şey uzanmak... Okuldan da uzak kaldım ki çook önemli dersleri kaçırdım bugün, üzgünüm yani.

İyileşmek için ev arkadaşlarım sağ olsunlar çok yardımcı oldular (yemek yapmak, bulaşıkları yıkamak, sıcak bir şeyler hazırlamak vb) ama anne gibi olmuyor. Annemi hiç bu kadar özlediğimi hatırlamıyorum. Şöyle bir çorba yaptıktan sonra nane-limon hazırlasaydı ne de iyi olurdu ama benim için...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Kış


Bugün senenin ilk üşüyüşünü gerçekleştirdim, hava oldukça kapalıydı, sabah kalktığımda üşüyordum, bende bi durgunluk, bi üşengeçlik vardı falan. Kış belirtileriydi bunlar benim için. Evden zar zor çıktım ve metroya binmek için yolumda ilerledim. Metro girişinin merdivenlerinden inerken yüzüme bir anda çarpan sıcak hava ise kış belirtilerinden öte, kışın habercisiydi. 

Geçen yıl oldukça sık olurdu bu. Buz gibi havadan sonra sıcak hava genelde insana iyi gelse de ben pek sevmiyorum bu durumu. Genelde kötü oluyor yani, anlatamayacağım bir şey. Bugün de bu yıl ilk defa olunca günüm pek iyi değildi açıkçası. Havayı izledim, bulutluydu. Puslu bir hava vardı ve cıvıl cıvıl güneşli günler artık oldukça uzaktaydı bundan sonra. Ankara'nın berbat soğuğu ise hemen kapıda. Sanırım ben yazı daha çok seviyorum, yazın da kışı. Üzgünüm işte. Bugün giydiğim t-shirt nemlenmedi bile... Yazıyı da üç noktayla tamamlayarak oldukça karizmatik oldum bence. Hem yazının kapanışını yapamadığımı da çaktırmamış oldum, eheh.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Hay Ben Böyle Şansın!


Bugün saat 16:50 civarı Bilyoner'e girdim, hesabımda kalan son 3 TL'nin de gazına gelerek gözüme 3 maç kestirdim. Maçlar 17:00 maçlarıydı. Yani oynadım oynadım, oynayamazsam kaldı o maçlar. İlk olarak Manchester United - Sunderland maçını gözüme kestirdim ki, maçın berabere biteceğini düşünüyordum, İddaa da Sunderland'e 1 handikap verince Sunderland'e vermek farz oldu. Maç da aynen düşündüğüm skorla bitti. Oranı 3.75.

İkinci maç ise Tottenham - Aston Villa. İlk yarı berabere biter dedim ve 45+2'de Tottenham'dan gelen golle ilk yarı 1-1 bitti. Oranı 1.95.

Son maç olarak da Fenerbahçe - Gençlerbirliği maçını seçtim üst dedim, aynen öyle de oldu. Oranı 1.45. Şimdi noldu, 2 liralık oynadığım düşünülürse 21 lira. Baktım ki 3 maç için gayet iyi. "Devam" dedim. Kuponu onaylamak için. Bir de baktım ki saat 17:00:22. Eğer Bilyoner o maçlarla ilgili bahisleri tam saatinde kapatıyorsa 23 saniyeyle 21 liradan oldum demektir bu. Öğrenci adam için havadan gelen her para büyük paradır diye düşünülürse, bu benim için büyük bir hüzün kaynağı. Ayrıca futboldan kazanacağım ilk para da olacaktı. Olmadı, kısmet değilmiş diyeceğim şimdi ama diyemiyorum. Hay ben böyle şansın!

Uzun Saç

Evet, gerçekten zor. Saç, kafadan çıkıyor. Kesmezsen uzuyor bu meret. Ama şımarık biraz, özen göstermezsen bela oluyor. Böyle ellerini saçının içine geçiriyorsun çıkmıyor ya da çıkarken bir yığın saçla birlikte çıkıyor.

Duşa giriyorsun mesela saçta temizlenmemiş yerler kalıyor duş sonunda. Taramayı denesen her seferinde kafanın yerinden çıktığını hissedersin, bir de üstüne tarakları harap edersin. Taramazsan arap saçı olur. Duştan sonra da kuruması asır sürüyor gibi geliyor.

Ben "lüle" diye tabir edilen saç tipine sahip biriyim. Böyle saçlar sanırım güzel görünüyor, en azından ben görüntüsünü seviyorum. Sıkılınca lülelerle oynanıyor falan iyi güzel de bu saçların iradesi var. İstedi mi gayet tatlı görünüyorlar (en azından bana öyle geliyor) ama istemedi mi çalı gibi oluyorlar ki bu şekilde aynaya bile bakası gelmiyor insanın. Sergen Yalçın'la sıkıntı var yani.

Sanırım bir gün kafam atacak ve gidip saçlarımı kestirecem, umarım o gün yakın tarihte bir gün olmaz.

1 Ekim 2010 Cuma

Kalabalık

"Merhaba" başlıklı yazımda üniversite ikinci sınıf öğrencisi olduğumu belirtmiştim. Şimdi biraz okulumdan bahsedeyim. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuyorum. Benim de okula girdiğim geçen sene YÖK sağ olsun 800 kişilik devasa bir kontenjan ayırdı ki o güne kadar en fazla 600 olmuştu bu sayı. Bunun sonucunda da normal şartlar altında 2 sınıf açan güzel okulum geçen sene 3 sınıfa ayırmak zorunda kalmıştı bu insan topluluğunu. Ancak okulun 1. sınıflar için ayırdığı 2 amfi vardı. Ben ve benimle birlikte 265 kişi koca bir lise sınıfında okuduk ilk seneyi.

İlk sene bir şekilde atlatılmıştı ama bir sonraki sene ki o bu seneye tekabül ediyor, 1. sınıflar da 800 kişi olunca büyük bir sorun baş gösterdi. Evet, 1. sınıflar yine 3'e ayrıldı ancak 2. sınıflar için yine sadece 2 tane amfi olduğu için benim de mensubu bulunduğum C sınıfı, A ve B sınıflarına dağıtıldı (koca okulda sınıf kalmadı, evet!). İşin garip olan yanı ise 1. sınıfların amfilerinin 2. sınıfların amfilerinden çook daha büyük olması. 2. sınıf amfileri taş çatlasa 300 kişi alır ama sınıf mevcudu en az 400 kişi.

Okulun da ilk haftaları olmasından kaynaklı herkes derse geliyor ki devam zorunluluğu yok, yat evinde yurdunda, ne zorumuz varsa artık. Ve sonuç olarak bütün sıraların dolduğu, dışardan sandalyelerin getirilmiş olduğu, merdivenlerinde öğrencilerin oturduğu bir sınıf tablosu çıkıyor karşımıza (yukardaki fotoğrarafı da bu durum için temsili olarak seçtim) ki bu durum hem dersi anlatmaya çalışan hoca hem de dersi dinlemeye çalışan biz öğrenciler için kabus dolu saatler anlamına geliyor.

Bu sene okula devam etmekte kararlı olan ben derse giren diğer arkadaşlarımdan şikayetçi oluyorum sanmayın, herkesin sınıfı, okulu orası. Tabi ki girip dersi dinleyecekler. Ama ya gelip uyuyorlar ya da muhabbet ediyorlar. Ben de bir dersi merdivende oturararak dinlemek zorunda kalan bir öğrenci olarak buna bir güzel uyuz oluyorum. Ve arkadaşlarımın heveslerinin geçmesini bekleyip yeniden sıralara dönmeyi umuyorum. Ve ayrıca YÖK'e; kontenjanları, okulların fiziki koşullarını dikkate almadan arttırdığı için de teşekkürlerimi iletiyorum.

Ankara'dan aktaracaklarım bu kadar, söz sende Gülgün.

Banka Kuyruğu


Nedendir bilmiyorum, ATM'den para çekmek istediğimde genelde sıra oluyor ve ben sıraya girdikten sonra o sıra duruyor. Yani en arkada kalıveriyorum. Ben sıraya girdikten sonra arkama 3-5 kişi gelse mutlu olacağım, eheh ne güzel 1 dakika önce geldim ne kadar da kardayım bak 3-5 kişi az değil diye. Ama kimse gelmiyor. Bu sefer de ulan 5 dakika daha geç gelsem de aynı sırada olacaktım diye düşünmeye başlıyorum. Dediğim gibi, hemen arkam dolsa, bak ya 1 dakika erken gelmem bana neler kazandırdı diyeceğim ama diyemiyorum, müsade etmiyorlar.

Ha bir de bu banka kuyruğu öyle bir mesele ki, diyelim ki 2 tane ATM yan yana, ben sağdakine giriyorum. Soldakine de benden 2-3 dakika sonra birisi geliyor. Kendi kendime eheh ne keriz ya, benim olduğum sıraya girse ya burası çok daha az, burda işi daha çabuk hallolur diyorum. Bir de bakıyorum ki o kişi işini benden önce hallediyor ve gidiyor. Ben bundan biraz dertliyim.

30 Eylül 2010 Perşembe

Sıcak Su


Günde 3 öğün duş alan birisi olarak sıcak suya olan sempatim çok büyük. Dün doğalgaz bittiği için 2 kere buz gibi suda yıkanmak zorunda kaldım ki, bu olay bu havalarda hayatımın en kötü dakikalarını geçirmeme sebep oldu. Yaz olsa neyse. Resmen beynimin soğuduğunu hissettim. Akşam da fırş fırş burnumu çektim durdum. Neyse ki hasta olmadım. Bugün de doğalgazı doldurttuktan sonra yeniden sıcak suyla duş aldım ki bu da hayatımın en güzel anlarından birisiydi. Üstelik oldukça da yorgundum. Yorgunluğumu da aldı. Daha n'olsun? İyi ki varsın sıcak su. Dün değerini bir kere daha anladım.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Şans/Şanssızlık


Olan bir olayın şansımız mı şanssızlığımız mı olduğu hiç belli olmuyor bazen. Mesela şöyle bir olay anlatayım. Ergen dönemlerimin başlarında ki bu da orta okul dönemime denk geliyor, Turkcell hattımda -10 kontörüm varken telefonuma "Seni Seviyorum" diye bir mesaj yazıyorum ki bu da en büyük ergen klişesidir belki de. Bu mesaj yazılır ve hiçbir muhabbetinin olmadığı sevdiceğe yollanır akabinde göt gibi kalınır falan. Neyse, ben bu mesajı yazdıktan sonra nasılsa -10 kontörüm var gitmeyecek bu mesaj diyerek sevdiceğime gönderiyorum bu mesajı. O zamanlar Turkcell -10'a kadar indiriyordu kontörü. O yüzden gitmeyecekti mesajım. Fakat tam o gün Turkcell bu kapmanyasını geliştiriyor ve -20'ye kadar inmemize izin veriyor. Dolayısıyla da benim mesajım gitmiş oluyor. Kalan kontöre bir bakıyorum -12.

Buraya kadar oldukça şanssız bir durumken ve ben tam aha sıçtık derken sevdiceği çaldırıyorum ve telefonunun kapalı olduğunu görüyorum. Kısa bir oh çekmenin ardından şansın yüzüme güldüğünü düşünüyorum. Eğer telefonunu yakın zamanda açmazsa o mesaj iptal olacak ve kendisine hiç ulaşmayacaktı. Ki öyle de oldu. O mesaj kendisine hiç gitmedi. Şans yeniden benimleydi.

Birkaç yıl sonra sevdicekle tekrar muhabbeti ilerletiyorum. Ki bu da 2-3 belki de 3-4 yıl önceye tekabül ediyor. Muhabbet eskilere geliyor. Ben deli cesaretiyle bu olayı anlatıyorum. Karşıdan gelen cevap da o zamanlar senden hep bir teklif bekliyordum oluyor. Allak bullak oluyorum.

Yani uzun lafın kısası bazı olaylar oluyor ki, en büyük şanssızlığım derken bir anda şansa dönüşüyor ve bir süre sonra yine karşınıza büyük bir şanssızlık olarak çıkabiliyor. Hayat gerçekten de sürprizlerle dolu. Ben bugün bunu gördüm...

29 Ağustos 2010 Pazar

Balon Sektirmek

Hayatım boyunca futbol topuyla istediğim hareketleri yapamamışımdır. Top sektirmek de buna dahil. Rekorum sanırım 13'tür ki o da mucize eseri. Genelde ortalamam 4-5'tir. Mahalle maçlarında, okuldaki maçlarda falan genelde Serdar Özkan olarak anılırdım. Büyük beklentiler olan, topu ayağına aldığında sanki bir şey yapacakmış gibi yapan fakat yapamayan... O yüzdendir ki balon gördüğümde futbol topuyla yapamadıklarımı balonla yapardım, bir nevi içimde uktedir yani o. Ben de kendimi bu şekilde rahatlatırdım hep eskiden. Balonla 100 sektirip sanki gerçek futbol topuyla bunu yapmış gibi gururlanırdım, sevinirdim falan. Bu konuda da kendimi tek sanardım fakat değilmişim. Umut Sarıkaya'nın bu karikatürünü görünce de çok şaşırdım bu yüzden. Ben burada balon sektiredurayım, kendisi bir kere daha hislerimize tercüman olmuş. Helal olsun.

27 Ağustos 2010 Cuma

Evet, Bunu da Yaptım!

Gece uyurken parmağını kırabilen biriyim ben artık. Tüm alkışlar bana. Nasıl deli uyuyorsam artık. Uyandığımda sol el baş parmağımda baya bir acı vardı, bir süre bekledim üstüne yatmışımdır geçer falan diye, ama geçmek bir yana gittikçe artınca acısı, en sonunda hastaneye gittim ve dönüşüm alçıyla oldu. Bu yaz günü çekilecek dert değil. Br yandan da ekran klavyesine de muhtaç kaldım ki o da bambaşka bir dert. İki saatte bir cümle yazabiliyorum. Dışardan gelince doğal olarak bir de duş alayım dedim ki aman aman o da ayrı bir dert, giyinemiyorsun, soyunamıyorsun, tek elini kullanamıyorsun falan.

Kolumun alçıda kalcağı 10-15 günlük süre zarfında dışarıya pek çıkmayacağımdan ve yazı yazmam zor olacağından gece gündüz dizi-film izlemeyi planlıyorum. Benim için harika bir fırsat. Yine gelir arada yazarım buraya. Ama kısa bir süre yazılarda azalış olabilir. O konuda bir şey söylemiyorum. Sonuçta şu yazıyı yazarken neler çektim bir bilseniz...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Terlemeyen İnsan

İtiraf ediyorum ki bu dünyada sanırım en çok kıskandığım insansın terlemeyen insan. Şu an içinde bulunduğumuz yaz sıcaklarını bir kenara bıraktım, ben kışın bile birazcık yürüdüğümde sırtım ter içinde kalırken, sen bu sıcak havalarda bile kolay kolay terlemiyorsun ya, işte ben seni çok kıskanıyorum. Bunu böyle bilesin.

1 Ağustos 2010 Pazar

Unutkanlık

Bu aralar bi unutkanlık başladı ya hadi hayırlısı. Bi siteye giriyorum düşünüyorum düşünüyorum ulan ben napcaktım da bu siteye girdim bulamıyorum. Kapıyı kilitledim mi, anahtarı aldım mı, arabanın camlarını kapattım mı... Düşün düşün bulamıyorum. Geçen gün sırf bu yüzden arabayı park ettiğim yere koşa koşa gittim mesela. O derece yani. Geçenlerde yine kontör yükletcektim telefonuma, numaramı hatırlayamadım. Mesela bir gün de TTNet Online İşlem Merkezi şifre istedi, her zaman kullandığım şifremi kabul etmeyince başka bir şey bulmak zorunda kaldım. Hah bunu hiç unutmam ben dedim. Bugün girmeye çalıştım giremedim bir türlü. Bazen de buraya yazı yazacak oluyorum, açıyorum yazı yazma yerini. Ulan ne yazcaktım diyip kalıyorum. Hadi hayırlısı.

Kişinin Büyüdüğünü Anladığı An

Kişi artık cüzdanındaki paranın bir kısmını benzin için ayırıyorsa ve benzin için "ulan ne pahalı yahu" diyorsa bu da o anlardan biridir maalesef. Halbuki eskiden benzine gelen zam haberleri benim için hiçbir şey ifade etmezdi ne güzel.

30 Temmuz 2010 Cuma

Ohannesburger!

Az önce Google'da yumurta resmi ararken denk geldi. Gerçekten var mı böyle bir şey, yoksa photoshop çalışması mı bilmiyorum fakat varsa oldukça pratik olduğunu söyleyebilirim. Düşünsenize, salam gibi dilimle dilimle ye. Uğraşmak yok.

Ama aklımda da şöyle soru işaretleri var. Benim bildiğim yumurta soğuk güzel olmaz. E bu da güzel olmayabilir öyleyse. Ya da bu adamlar böyle bir şey yaptıysa yumurtanın tam göbeğinden kesmeleri ve bu yumurtaların büyüklüklerinin de aynı olması gerekir resimdeki gibi olabilmesi için. Zira bilindiği gibi yumurta dediğimiz şey silindir bir şey değil. Yukardaki resimde her görülen bir dilimin bir yumurtaya ait olması gerekir ki bu durumda yumurta israfı alır başını gider. Bir de bunun salamlar gibi çeşit çeşit olması iyi olur. Az pişmiş, çok pişmiş, rafadan (?!) kayısı falan diye, eheh.

Gerçek olup olmadığını bilmiyorum, eğer olsaydı gelirdi herhalde buralara. Ya da belki de yapıldı ama başarısız oldu. Dediğim sebeplerden ötürü tutmadı. Neyse, "Japon kafası çalışıyor abi ya!" diyerek yazımı da "düz adam" olarak bitiriyorum.

29 Temmuz 2010 Perşembe

...

...şu sıralar halet-i ruhiyem pek iyi değil. o yüzden yazılarda azalma olabilir. düzelene kadar böyle. karamsar da olduk iyi mi!

20 Temmuz 2010 Salı

Burcu Çetinkaya

Şu sıralar araba kullanmaya başladım yeniden, tabi yanımda biri olmadan çıkmıyorum. Ama nolurdu sanki yanımdaki Burcu Çetinkaya olsa? Bak burda tümseğe dikkat et falan dese. O zaman ben anasını ağlatmaz mıyım arabanın?!

13 Temmuz 2010 Salı

Mutluluk...

... bazen bana göre sakal tıraşı sonrası yüze sürülen tıraş kolonyasının yakmasıdır.

Güne Erken Başlamak...

...iyidir derler fakat benimki biraz daha farklı. Şimdi en kısa tanımla, odam yazları oldukça sikko bir konumda. Bütün ev püfür püfür eserken benim odamda rüzgarın r'si olmaz mesela. Dolayısıyla gece de uyumak zordur sıcaktan. Hatta genelde odamdaki vantilatörü açık bırakarak uyumayı tercih ediyorum bu yüzden. Ancak öyle bir vantilatör ki, kafasının sürekli dönmesini sağlayan mekanizması bozulmuş. 1-2 dakika dönüyor, sonra tık, duruyor. Artık nerde durursa şansıma. O yüzden geceleri vantilatörü de tırsa tırsa açıyorum yani. Yüzüme gelirse, belime gelirse s.ker m.ker diye. Neyse, bu geceye ve sabahına gelelim.

Gece bir şekilde uyumayı başardım. 2 buçuk civarı girdiğim yatakta 3 buçukta uyumuş olsam da başardım. Mutlu bir uyku artık gerisi. Sabah 9 gibi annem tarafından uyandırılıp pazara (evet, bildiğimiz meyve-sebze satılan yer) yardıma gitmek üzere uyuyorum. Buraya kadar sorun yok. 5 buçuk saat uyku, oh mis.

Sabah 7. Gözlerimi bi açıyorum. Yatağımın tek bir bölgesinde, yaklaşık 30x40 cm'lik bir dikdörtgen alan güneş alıyor. Ama nasıl alıyor anlatamam. Öyle bir alandan giriyor,  pencerenin dibinden odama ulaşıyor ki anlatmak cidden zor. Pencere 5 cm solda olsa sorun olmayacak yani o derece. Güneşin geldiği yer de tabi yastığımın üzeri. Kafama geliyor güneş. Gözlerimi bi açtım ki güneşle göz göze geldik. E tabi bi süre gözler karardı öyle. Hay ben böyle şansın diyip tekrar uyumaya çalışıyorum, kafamı hafiften sola koyuyorum. Orası güneş almıyordu. Yeniden uykuya dalarken güneş oraya da gelmeye başladı. Bu sefer de kafamı yatağın diğer ucuna koymayı denedim. Koydum, bu sefer ayaklar yandı. Güneşle mücadelem bu şekilde devam ederken baktım saat 7 buçuk civarı olmuş. Annem uyanmış, oldukça zinde. Yürüyüşe çıkacak. Ben de tabi güne erken başlamanın tarif edilmez mutluluğunu yaşıyorum. Bu mutluluk da tabi tekrar uyumama engel oluyor.

Bugünkü planımsa aşağı yukarı şöyle, saat 3 gibi spor salonuna gitmek, 5'e kadar orda kalıp, 5'ten sonra dayanabildiğim kadar basketbol oynamak ve ondan sonra da kısa bir yürüyüş yapmak. 3 buçuk saat uykuyla bakalım ne kadar güzel bir gün geçirebileceğim. Son olarak, güne erken başlamak iyidir demiştik değil mi?