replik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
replik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2010 Cuma

Rounders


-Listen, here's the thing. If you can't spot the sucker in the first half hour at the table, then you are the sucker.
Türkçesi için tık.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Ice Age


Sid: So she picks this hair off my shoulder, and says, "If you're gonna have a second mating dance, at least pick a sloth with the same color pelt." And I go, "Whoa! She's gonna go praying mantis on me." Know what I'm saying?
Manny: Hey, if you find a mate, you should be loyal. In your case, grateful. Now get away from me.
Türkçesi için tık...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

12 Angry Men

İzleyeli birkaç gün oldu, şimdi yazma fırsatı bulabildim. 1 buçuk saatlik bir film, tek bir mekanda geçiyor. Topu topu da 12 oyuncusu var zaten. 12 Kızgın Adam işte. Einstein'ın önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan bile daha zordur sözünün filme bürünmüş şekli. 

Film oldukça akıcı ilerleyen bir hikayeye sahip. Hikaye dediysem de hikaye basit zaten. Babasını öldürdüğünden şüphelenilen bir gencin hayatı 12 kişilik bir jürinin alacağı karara bağlıdır. Suçlu ya da suçsuz. Jüride 11 kişi genci suçlu bulurken 1 kişi suçsuz olduğunu düşünmektedir. Tabi bu 11 kişinin kararının arkasında da sürü psikolojisi, önyargı gibi bir çok etken vardır. Bu 1 kişi diğer 11 kişiyi etkilemek ve kararından döndürmeye çalışmaktadır.

İzlenmesi gereken filmler listemde oldukça yukarılara eklenmiş durumda 1957 yapımı bu şahane film. Zaten IMDB'de de 8. sırada 8.9/10 puanla. Sırf Henry Fonda ve Lee J. Cobb gibi iki zıt karakter için bile izlenebilir. Yazıyı da filmden yine şahane bir replikle bitirelim de tam olsun.
---
Juror 10: Bright? He's a common ignorant slob. He don't even speak good English.
Juror 11: "Doesn't" even speak good english.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Eternal Sunshine of the Spotless Mind

 

"Why do I fall in love with every woman I see that shows me the least bit of attention?"

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Bizim Aile

Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak? Ama nasıl yakışmaz? Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor.

Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta! Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç! Gözümde pul kadar bile değerin yok!

Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç bir şey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi! Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun?

Dokunma artık aileme! Dokunma çocuklarıma! Dokunma oğluma! Dokunma gelinime! Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni! Anlıyor musun? Vururum! Vururum ve dönüp arkama bakmam bile.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Coach Carter

    Coach Carter: You, shooting the ball, what's your name sir?
    Jason Lyle: Jason Lyle, but I ain't no sir.
    Coach Carter: Oh, well are you a madam?

19 Temmuz 2010 Pazartesi

300

Spartans! Ready your breakfast and eat hearty, for tonight we dine in hell!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Babam ve Oğlum

Sadık: İyi akşamlar baba
Hüseyin: Ne akşamı senin saatten haberin yok herhalde. Sabah 6.
Sadık: Afedersin ters bir zaman oldu.
Hüseyin: Sadık senin her işlerin, her zamanların ters.
Sadık: Baba ne olur kavga etmeyelim, bunu çok yaptık zamanında hiçbir şey olmuyor, hiçbir şey değişmiyor, bunu sen de gördün, konuşmamız gereken şeyler var.
Sadık: Sigara?
Hüseyin: İçmem, degiştirince öksürtüyor
Sadık: Baba buraya niye geldiğimi bilmiyorsunuz, aslında bir nedeni de olmamalıydı çıkıp gelmeliydim ama olmadı... Ben... Adım sadık, abiminki salim.
Hüseyin: E ne olmuş benimki de Hüseyin Allah Allah.
Sadık: Neden bu isimleri koydun bize baba? Bu kadar mı korktun taa en başından beri bizden? Bu kadar mı yön vermek istedin hayatımıza, bize, ben kendi yolumu bulmak isteyince ha!
Hüseyin: Senin yol dediğin... Biz seni ziraat okuyasın diye gönderdik İstanbul'a anarşik olasın diye değil!
Sadık: Hah, tam da ben bunu diyordum işte baba. Beni okumaya gönderdin dimi Ziraat Fakültesi'ne başka tercih yok okuyup mühendis olacaksın, çiftliğin başına geçeceksin burda kalıp Birgül'le evleneceksin! Hayatımı, okulumu, her şeyimi sen seçtin. Ben bundan nefret ettim biliyor musun baba!
Hüseyin: Bencilsin diyon bana öyle mi? Birgül dedin ya, sen gittikten sonra o kızın hali nice oldu bunu hiç düşündün mü? Kaç yıl durmadı kızın gözyaşı senden ötürü... Bana bencil diyene bak get işine.
Sadık: Bana gittin diyorsun baba ama ben gitmedim, gidemedim, kalamadım evim nerde bilemedim; çünkü aklımın bir tarafında bir köşesinde hep sen vardın, seninle bu... bu olmamışlık, bu küslük... İnsanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyor musun baba? Elimi neye attıysam kurudu. Karım öldü. Bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım reklam şirketlerinde, iktidar borozanı çalan gazetelerde acıyıp bana iş verdiler. Köpeğe kemik atar gibi... Kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için... Dur! Konu bu değildi. Ben başka bişey diyordum. Hah tamam. Ev diyordum. Baba buraya niye geldim biliyor musun! Deniz'e bir oda ver, onu yanına al, burada büyüsün, bir evi olsun, gidecek başka hiçbir yeri yok.
Hüseyin: Yaa, gördün mü evlat ne demek, zor geldi demi, bakamıyon demi çocuğa, gördün mü evlat ne demek?
Sadık: Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen hiç bir çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu. Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin... Bunlara kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak...
Sadık: Baba! Yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? Gözü arkada kalmak böyle birşey galiba... Kaç gündür onu itmek istiyorum bana sarılınca, beni sevmesin diye kaç gündür uğraşıyorum ama yapamıyorum... Onun hayatında yutkunamadığı bir yumru olacağım için de kendimden nefret ediyorum! Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev... Ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Sen söyle ona baba... Ona de ki... ... ...
Hüseyin: Sadık... Sadık!.. Sadık evladım sadık kendine gel...Sakine! Sakineee!!! Nerdesiniz ya. düştü düştü birden yere düştü. dayan. Ben geliyorum. Oğlum Sadık!...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Requiem for a Dream

     Harry Goldfarb: Marion? Marion?
     Angelic Nurse: Don't worry, you're in a hospital.
     Harry Goldfarb: Marion?
     Angelic Nurse: Who's that? She'll be sent for, she'll come.
     Harry Goldfarb: No... she won't.
     Angelic Nurse: She'll come.
     Harry Goldfarb: No... she won't come.

13 Temmuz 2010 Salı

The Shawshank Redemption

   Heywood: "The Count of Monte Crisco"
   Floyd: That's Cristo, you dumb shit.
   Heywood: By Alexandree... Dum-ass. Dumbass? 
   Andy: Dumbass? Dumas. You know what that's about?
   Heywood: Uuh-uh.
   Andy: You'll like it. It's about a prison break.
   Red: Well, we ought to file that under Educational too. Oughtn't we?